Wednesday, May 21, 2008

little black book

dün gece farklı şehirlerde de olsak isveç fatihi minidenizle yanyanaymış gibi msnden yorum yapa yapa aynı cnbce filmini izledik.

yorumlarımız genelde:

-ohaaa
-hadi beeee adam kesin gider bundan sonra
-nası kurtarcak kızııım
-ben de olsam bu kıza aşık olurdum
-vay ...pu
civarlarında gezinmekteydi. çok çok eğlendim.

şimdi hikaye şu: bir kızımız var -adı Stacy, pek öyle dünya güzeli değil kanaatimce ama ayıp şimdi böyle söylenmez, hem filmde de kızın güzellik düzeyiyle ilgili bir konu yok. geçelim. bu hanım kızımız çocukluğundan beri talk showcu olduğunu sandığım bir kadının hastası onu idolize etmiş fln. büyüyünce de bir sabah programında backstage'de çalışmaya başlıyor. bir adet de sevgilisi var. ki kendisi satc'nin Jack Berger'ı, yani (martı) ron livingstone. neyse herşey muhteşem çok aşıklar fln fişmekan, esas oğlan (Derek) bir gün palm'ını evde unutup 2 haftalık bir seyahate çıkıyor. hanım kızımız da bu SSSS'da(sabah sabah seda sayan) çalışan bir diğer hatunun (Barb) gazına gelip başlıyor sevgilisinin palm'ını yani modern zamanların little black book'unu karıştırmaya. eski sevgililere ait mesajlar, resimler calender event'ler fln buldukça da paranoya ve merakı artıyor bittabi.
sonra da hiç olmayacak şeyi yapıp, teker teker yalandan sabah show'u konuları bulup kadınları sözüm ona konuk olarak çağıracakmış da ön hazırlık yapıyormuşçasına röportaja çağırmaya başlıyor.
<burdan sonrası spoiler > bu tanışma sekansları ile birlikte tahmin edersiniz ki başka başka merak uyandırıcı konulara da yelken açılıyor. merkez noktada bulunan bu 3 eski sevgili'den birinin aneroksik (ve seksomanyak) manken Lulu, diğerinin inek bir jinekolog, 3. (benim favorim) olanın ise sempatik şef Joyce olduğunu öğreniyor. esas kız Stacy gel zaman git zaman bu dünya şekeri Joyce'un esas oğlana hala meyilli olduğunu, hatta esas oğlanın da onu unutamadığını farkediyor. seyirci olarak bu noktada Deniz'le Stacy'nin sevenlerin arasına girmemesi gerektiğini, Joyce'la Derek'i yeniden biraraya getirmesi gerektiğini düşündük. ki normalde filmdeki esas kızın tarafınızı tutmamız gerekir sanıyordum. bu film bu bakımdan biraz focusu bozuk şizofren sayılabilir. bu ilişkiler ağının ortayerinde bizi tamamen şoke eden inanılmaz bir şey oluyor. ve bir sabah aniden Stacy kendini SSSS'ın konuğu olarak buluveriyor. SSSS hakkında yazılması gereken tek şey ise, Uğur Dündar ın arenası gibi milletin foyasını meydana çıkaran, gizli kamera, dedikodu gibi konularda hiç çekincesi olmayan ve konukların başka bir sebeple orda olduklarını düşündükleri bir program olması. yemek programına gidiyorum sanıyorsunuz ama yapımcılar seks hayatınızı gizli kamera görüntüleriyle deşifre ediyorlar fln. patetik Stacy üzerinde eşofmanıyla canlı yayına çıkınca anyayı konyayı anlıyor. meğer kötü kadın Barb ona oyun oynamış, program Stacy ve Derek'in eski sevgilileri üzerine kurulu. 3 eski sevgili ve esas oğlan (bu durumda şamar oğlanı) Derek'in de katılımıyla ortam haliyle kaotik bir hal alıyor. ama sonunda, imana gelen Stacy, Derek'le cici Joyce'un birbirlerini hala sevdiklerini ima ederek onları ıslak köpek bakışlarıyla başbaşa bırakıp, bütün prodüksiyon insancıklarının da foyalarını ortaya çıkartarak birbirine düşürüp stüdyoyu terkediyor.

işte en güzel final bu final derken sahne değişip bizi x bir gökdelenin 56789.katındaki bir toplantı odasına götürüyor. Stacy kızımız o çok özendiği talk show'cu kadına iş başvurusunda bulunup kabul ediliyor, elinde telefon, telefonun ucundaki annesiyle simultane sevinçten zıplar iken
yaşlı bir country şarkıcısını gördü diye ayılıp bayılıyor fln.

bu ne şimdi bu ne?

al işte okuyucu ben de bööööyle aynen böyle hissettim filmi izlerken.
embesil senaristler. 3 dk daha kısa tutsalarmış muhteşem bir romantik trajikomedi olarak gönlümde yerini alacakmış.

spoiler bitti film de bitti dağılın!


Tuesday, May 20, 2008

resmi tatil

19 mayıs sıcak günlerin başlangıcıdır benim için. resmi tatillerin en güzel havalısıdır. 23 nisanda da hava fena olmaz gerçi bilemedim şimdi. demek istediğim ben bu 19 mayısı pek sevdim.

3 günlük istanbul tatili yaptım ve ruhuma ilaç gibi geldi. inanılmaz optimist bir insan oldum, aklınız şaşar. bir önceki post'a inat, kendimi önüne geçilemez bir alışveriş çılgınlığının içinde buldum. hepsine de ihtiyacım vardı. pişman değilim. ay sonunda maaşım yatar yatmaz kredi kartına gidecek yine biliyorum ama bir sonraki aydan umutluyum. belki o zaman harcamam.

neyse ne, bu 3 günde deli gibi gezdim, bir çok insan gördüm, hem arkadaşlarımla hem ailemle vakit geçirebildim, hatta inanılmaz ama kışlıkları kaldırıp, yazlıkları bile çıkarttım. ben temmuza kadar kazakların üstüne akılı bodleri istifleyen bir insanım normalde. sanki 3*24 saat değil de, böyle 3*6789 saat varmış gibi herbir şeyleri programıma sığdırdım. en son da valizimi hazırlayıp 4 saat uyuyup ereğliye geldim. havanın da etkisi vardı belki ama çok keyifli vakit geçirdim. güneşten kızarıp sıcaktan terledim; sürekli su içtim; gece demedim gündüz demedim, güzide semtlerimizi arşınladım, arabamı özlemişim onu kullandım, günde en az 2 kere olmak üzere (mütemadiyen) dondurma yedim ve 3 günü sanki bir koca haftaymış gibi geçirdim.

şimdi ereğlideyim ama bu haftasonunun gazı morcheebaya kadar yeter bana..
yaşaşın


edit: bu postu salı günü yazmıştım ama pabliş etmeyi unutmuşum.

Saturday, May 17, 2008

çarçur

bu aralar benim canımı bayağı sıkan bir reklam var televizyonlarda. avivasa reklamı. hani şu:
"çar çur har vur al al al al! paraları paraları saç saç saç saç" jingle'ı olan reklam. sizin de sinirinizi bozmuyor mu?

bugün bir miktar para harcamak zorunda(!) kaldım, iş için gömlek lazımdı. akşam eve geldiğimde "geleceğimi biriktiremediğimi" ima eden bu reklamı görünce televizyona kafa atasım geldi mesela. yeni bireysel emeklilik alacak olsam, bu reklamdan sonra özellikle avivasa'dan uzak dururdum. gıcıklar.

Wednesday, May 14, 2008

küçük şeyler

insan küçük şeylerden mutlu olup, büyük şeylerden mutsuz olmamanın yollarını öğrenmeli.

misal beni ele alalım. evimden uzakta başka bir şehrin denize nazır bir beldesinde, milyonlarca kilometrekare büyüklüğündeki (büyük şeye örnek) koccaman -yer yer duman ama yer yer de yeşil- bir tesisin içinde, günde 10 saat olan (insani şartların dışında bence) standart mesai saatleri içinde kafa patlatmaktayım. etrafımı çevreleyen 18 adam/kadın var. şu anda bile bana bakıyorlar, ağzımdan ne çıkacak kaderlerini nasıl belirleyeceğim diye. zamanlarının %70ini açığımı yakalamaya çalışarak harcıyorlar. soru üstüne soru. "sistem bunu nasıl yapar? yapamaz bence? bence değil kesin yapamaz bunu bir tek ben şu anki haliyle yaparım. sen nah yaparsın sayın danışman alooo" gibi. geri kalan zamanlarında da özellikle ben anlamayayım diye abuk iş-tabirleri yarattıklarını düşünüyorum. maksat gıcıklık olsun.

ama farkındayım. geçen senenin re-run'ı bu sene. proje farklı, insanlar farklı ama en sonunda geçen seneki gibi burdakilerle de enseye şaplak oluruz, eminim. şimdilik x hanım olan ben, x olurum, y bey olan karşımdaki adam da y abi olur, yaşına hürmeten yoksa müdür bile olsalar insanlara isimleriyle hitap etmede sorunum yok.

yaptığım işe gelince, en ufak fikrim yok nasıl başa çıkacağıma dair. çok büyük çok fazla ve ütopik. kendimi, othersın orta yerine paraşütle inmiş zavallı bir lostie gibi hissediyorum. yırtıcıların orta yerine elime hiçbir silah verilmeden bırakıldım. ortamı bilmiyorum, konu çok anlaşılmaz ve ben yeterli donanıma sahip değilim. others beni yemesin diye tek yapabileceğim laf kalabalığı. konuyu bulandırıp bir bilene sormak. bu projeyi de atlatırsam ve sonunda hedeflediğim gibi bir şeyler öğrenirsem beni artık kimse tutamaz. adımı altın harflerle yazdırırım bir yerlere, mesela kendi defterime falan. yoksa benim adımı kim n'apsın.

gelelim ufak şeylere. kaldığım oda geçen haftadan daha rahat gözüküyor gözüme. bunda tabi kaloriferlerin yakılmadığını artık bildiğim için yanımda getirdiğim poların da etkisi var. sonracığıma, yemek yemeye mecbur olduğumuz tek restoranın da yemek menüsünün sadece kebaptan oluşmadığını, her gün bu menünün değiştiğini ve ıspanaklarının çok başarılı olduğunu keşfettim. mutluyum. ıspanak yiyebildiğim için mutluyum. bir de ilk geldiğim gün duştan sıcak su akmıyordu. dün artık duş almam gerektiği için mecburen buzzz gibi banyoya girdim ve korkarak suyu açtım. buzz gibi beklediğim o su sıcacık akmaya başladı ve ben hayatımda herhalde ilk defa gürül gürül ve korkunç sıcak bir suyla duş aldım. benim limitim ılığın biraz üstüdür halbuki. ıstakoz gibi çıktım duştan. vücut ısım herhalde 45 falan olmuştu. dolayısıyla da banyo sonrası normalde battaniye altında oturduğum odamda hiç üşümedim. dün gece çok çok mutluydum.

dün bir de bakkalda durdurdum servisi kitkat ve bira aldım kendime. cezve getirmeye üşenmezsem odamdaki 4 göz ocakta türk kahvesi bile yapabilirim.

daha ne ister insan.

haftanın 5 günü kit katı, birası ve kahvesi olduktan sonra evinde değilmiş, odası soğukmuş, proje manyakmış umrunda olur mu?

yeni felsefeme inanmaya devam ettiğim sürece ufak şeylerden mutlu olan bir insan olmaya niyetliyim ben ey okuyucu. tavsiye ederim.



ps: balkon kapısının altından giren ve odamın kapısının altından çıkan hava seriiin bir esinti bıraktı şimdi. neyseki odada fazladan battaniye var. ya o da olmasaydı? çok şanslıyım çok!

Friday, May 9, 2008

%29 vs %71

başlığa bakıp bu da ne demeyin.

sevgili arkadaşlarım, blog kardeşlerim ve guugıldan revü kızı diye arayıp beni bulan manyaklar, haberiniz olsun ben artık yokum. bu % ler de sırasıyla, 2009 a kadar istanbulda olacağım (%29) ve istanbulda olamayacağım (%71) günleri ifade ediyor. haftanın 3 gece 2 gününü evde, 4 gece 5 gününü atmacaların arasında batı karadenizde geçiriyor olacağım.

çilek falan da yiyemedim. çok mutsuzum.

Sunday, May 4, 2008

bir haftasonu raporu

bu haftasonu (dün ve bugün yani) şirketim beni kaçırıp zorla raftinge götürdü sayın okucuyularım! sözde eğlenceli geçecek olan bu korpırıt işkence, cmtesi sabahı saatler süren engebeli bir otobüs yolculuğu ile başlayıp, nehrin soğuk sularında yüzen bir adet kip ile bitti diyemeyeceğim. hayır bitmedi tabi ki. ama önce rafting detayına giriyorum. hazır, bir ki üççç.

rafting olayı acayip eğlenceli aslında ama aynı botta olduğunuz insanların üşengeç tembeller olmamasına dikkat ederseniz. rehber "geri!" diye her bağırdığında 8 kişilik bottan 6 kişi aval aval baktığından, kayalara toslamaktan korkan ben asıldım tabi küreklere. bir değil iki değil çok kere sadece 2 kişi botu kurtarmaya çalışınca sonrasında biz cengaver kürekçilerin omuz ve sırt bölgelerinde ölümcül tutulma ve kasılmalar hasıl oldu, tabii ki. kol ağrısından uyuyamayıp ağrı kesici alıp öyle uyudum gece. neyse oldu bir kere. rafting botunda sulara bata çıka bu şekilde 2 saat geçirdik. arada yan botlardan kamikaze atlayışlarıyla bizim bottaki mürettabatı suya düşürenler oldu, su savaşları yapıldı, nehre girip yüzdük (ben bizzat kendim de yaptım bunu) hebele hübele derken donmuş bir şekilde kendimizi komik bir sobanın önünde buluverdik. saatler sonra kalacağımız otele gittiğimizde ise bir güzel kükürtlü kaplıcaya yollandık. ki sanırım tüm haftasonunun en mutlu anını kaplıcadaki aslan kafasından gürül gürül akan suya tutulmuş omzumu tutarken yaşadım. velhasıl-ı kelam cumartesi aktiviteleri önce pek heyecanlı olsa da sonra dinlendirici olduğu için gayet hoştu.

gelelim işkencenin korpırıt kısmına. bu şirketler zaten sol gösterip sağ vurmazlarsa olmaz. pazar günü sabahın köründe kalkıp kendimizi korkunç bir aktiviteler zincirinin içinde buluverdik. yok işte bilmemkaç gruba ayrıldık, rekabet ettik, sonra tabi hep beraber kaybetmiş olduk, neymiş efendim gruba güvenecekmişiz, planlı bir organizasyon yapacakmışız, her kafadan bir ses çıkmayacakmış bunun iş hayatımıza yansıması nasıl olurmuş, kendi projelerimizde nelere dikkat etmemiz gerekirmiş. bilmem ne. en sevmediğim şey. sanki bir günde oynanan 3-5 oyunla milletin karakteri değişecek, uyuz ve kendini beğenmiş olanlar muhteşem insanlara dönecek falan. fasa fiso. senelerce o şekilde oyun oynatmaları lazım bazılarını adam etmek için. ha yararı olmadı mı hiç? oldu tabi. kimin kim olduğunu, kimlere bulaşmamam gerektiğini anladım, bir de tabii bir daha böyle bir aktiviteye katılmamam gerektiğini. bir dahaki sefere fethiyede yamaç paraşütü olayına girilmediği takdirde gitmeyi düşünmüyorum. beni daha iyi kandırmaları gerekecek yani.

kabus neyseki tahmin edildiği kadar uzun sürmedi de öngörülenden 1 saat önce yola çıktık. NŞA henüz güneş batmadan evde olabilecektik, ki..
izmitteki kazaya denk gelinceye kadar. 1,5 saate yakın bir süre, otobanın orta yerinde kontak kapatan otobüsümüzün civarında ileride ne olduğundan emin olamayarak bekledik. eve 70 km kalmışken ve bu kadar yorgunken bir de yolda mahsur kalmak asabımızı bozdu, ama sonra izmit istikametinde vızır vızır geçen ambulansları görünce bir fena olduk. kaç tane geçti sayamadım. bizim gibi bekleyenler arasında bir düğün kafilesi de vardı. gelin arabası içindeki zavallı gelin'in akrabalarına "nikah kaçta?" diye sordum, 19.30daymış. yol açılıp, arabalar hareket etmeye başladığında saat 7yi çoktaaan geçmişti. kendi nikahlarına gidemediler yani. hadi biz onlara da üzüldük bu sefer.

sonuçta kötü bir dönüş yolculuğuydu. bundan sonra daha dikkatli ve araya mesafe koyarak araba kullanmaya karar verdim. çünkü 2 kişinin ölüp 16 kişinin yaralandığı bu kazaya önündeki tanker aniden frene basınca, onu çok yakın takip ettiği için duramayıp arkadan çarpan bir otobüs sebep olmuş. tabi sonra arkadan gelen arabalar da duramamış.. babamın en dikkat etmemi söylediği şeydir bu. öndeki aracın dikiz aynasından sürücüyü görüyorsan çok yakınsın. ben nerdeyse gözlüğünün markasını bile söyleyebiliyorum bazen.

sonunda istanbula vardıktan sonra da terslikler bitmedi. maç yüzünden taksi evime gitmeyi reddettiği için 20 dk sırtımda koca bir çantayla akın akın üstüme gelen fblilerin arasından yürümek zorunda kaldım. çok kolay olmadı.

az sonra klavyenin üstünde uyuyakalmadan son noktayı koyuyorum. kazasız belasız günler dilerim herkese.

Wednesday, April 30, 2008

hoppidi

dün korkunç sinirli böyle zehir zemberek "beraber çalıştığımız insanlardan nefret edip bunu çaktırmamaya çalışırken artık dayanamak, yetmezmiş gibi ifşa olmak" konulu bir post yazmıştım ama 10a kadar sayıp sakinleşip publish etmemiştim.

iyi ki de etmemişim.

bugün hava o kadar güzel ki canımı sıkmak istemiyorum. şirketteyim, masamdayım, sabit telefonum var, maaşım yattı ama 5 güne sıfırlanır herhalde. keza şirkete olan borcum alacaklarımla denkleşmiyor-mutabakat sağlayamıyor (neydi o muhasebesel terim?), yine de neşeliyim çünkü hava çok güzel. akşam sum'a gidip kediyle ilgilenmek, kendi evimmiş gibi sum'un terasına çıkıp açık havada sigara içmek istiyorum.

yüzeysel olmanın keyfini çıkarmak istiyorum. havalar düzelince sevgi pıtırcığı olan insanlardanım bundan sonra.

fyi!