etik dediğin nedir? tdk diyor ki:
1 . Töre bilimi.
2 . Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü.
3 . Etik bilimi.
4 . sıfat Ahlaki, ahlakla ilgili.
lisede felsefe derslerinde anlatılan etik bilimi değil burda mevzu bahis; töre de değil. iş etiği benim takıldığım. iş ahlakı daha uygun bir tanım mı diye düşünüyorum ama hayır. ahlak kadar öznel değil etik, işte o yüzden tdk'nın 2. sıradaki tanımının daha geniş kapsamlısından bahsetmek istiyorum bugün. işimizde yapmamız ve yapmamamız gereken davranışlar ve "iş" kavramının adaletsizliğine rağmen, karşılaşabileceğimiz her türlü ahlaki bozulma ve insanüstü zorlayıcı koşullara rağmen "iş"i ön plana koyup, gerekirse kendi değer yargılarından feragat edip "iş"i tamamlamayı görev edinmek biraz da. kuralcılık değil.
kurallar dahilinde çalışmamak etiğe aykırılık değildir. kurallar bükülebilir, uzatılabilir, kuralları koyan insanlar asimile edilebilir ve ortak bir paydada buluşulabilir. bunlar bazı insanlar tarafından poposunun rahat etmesi için yapılabildiği gibi, bazıları tarafından da işin bitirilebilmesi için, bütün o bürokrasinin etrafından dolanmamak için, 2*2=4'tür kararını 1 ayda almamak için yapılıyor olabilir. ki tercihimdir, takdir ederim.
kuralcılık değilse, çok çalışkan olmak hiç değil iş etiği. 9 saatse mesai bunun yemek arası dışındaki her dakikasını işle ilgili kafa patlatarak geçirmek, başka türlü nefes almamak, sigaraya çıkmamak, geyik yapmamak hiç değil. hem bunları yapıp hem de (varsa) bir deadline'a gereken kalitede emek yetiştirebilmek demektir bence. "gereken kalite" burada yine önemli bir mefhum. bu kalite değerine kimin karar vereceği konusunda ise, önceden yazılmış belli kurallar yoksa "iş etiği" diye cevap veriyorum ben yine. kalitesiz bir işi deadline'a popom da yetiştirir. (afedersiniz, sinirlenmeye başladığımın resmidir) insan isterse tüm gün mesaide solitaire oynasın, sabahlara kadar çalışır bomba gibi bir sonuçla karşımıza çıkar, (akşamları faal olarak çalışmayı seviyordur, o zaman daha yaratıcıdır) bunun adı yumurta - kapı (popo) sendromu değildir.
kimi zaman benim de içine girdiğim iş yokken iş varmış gibi takılmaca döneminden bahsetmek istemiyorum bu noktada. hepimizin zaman zaman içine girdiği, ilk bir kaç günden sonra ilahi sıkıntı olarak nitelendirilebilecek korkunç bir dönemdir bu. günde 9 saat bir yerde olmanız gerektiği fakat yapacak hiçbir şey olmadığı günleri hatırlayıp halinize şükredin ve yoğun temponuzun tadını çıkarın bence, en azından dakika saymıyorsunuz.
asıl konuya dönüp kısaca sonuca yönelecek olursak; tembelliğin kitabını yazan bir insan da olsam, çalışacak bir insanın mutlaka iş etiğinden haberdar olması gerektiğine inanıyorum. önüne gelen ve farklı insanların sorumluluğunda olan konularda talep üzerine bile fikir beyan etmemek, çok basit ve doğal gözükse bile işi baltalayabilecek bir davranışsa bundan itinayla kaçınılmalıdır. eğer kendi oluşturduğun bir durum başka birinin sorumluluğuna giren konular arasında bir sonuç doğuracak ve sen bundan yararlanmak isteyecek ama uzantısı başka yerde diye bulaşmayacaksan, hani iş etiği? senin kararının müteakip sorunlarını (ya da zayıf noktalarını) başka birinin sorumluluk alanına pas edeceksen, seni de etkilemesine rağmen bunu bu diğer kişinin kendiliğinden keşfetmesini beklememeli, ince detaylarına inerek kişiye bizzat anlatmalısın. müneccim mi bu adam? hatta bence direk üzerine almalısın, ama maalesef buralarda buna sazanlık deniyor. madem başkasından bir bilgi bekliyorsun, ama senin yaptığın bir takım yaratıcı deneylerden dolayı onu veremiyor, otur baştan sen yap herşeyi.
çok fazla detay verip her şeyi afişe etmek istemediğim için sürreal geliyor olabilir bu anlattıklarım. aslında bu aynen şöyle bir şey: bahçenize diktiğiniz ağacın çitin sizin tarafınızda kalan dallarını ilaçlayıp her şeyden bihaber komşunuzun tarafında kalan dalları onun ilaçlamasını beklemek ve kendiniz ilaçlamadığınız, komşunuzdan da talep etmediğiniz için bütün ağacınızın böceklenip ölmesi gibi. ve hatta onun bahçesini de düzeltebilecekken hiç bir öneride bulunmamak gibi. böyle bir yapı çalışması olabilir mi? o kadar özen gösterilen bir yapının böyle saçma bir "ben ve sınırlarım" mantığıyla yerle bir olması kabul edilebilir mi? sorumluluk almayı kabullenmek demek kendi kurguladığın sınırlara bağlı kalıp, insiyatif almadığın için sen ve diğerlerinin çökmesine sebep olmak mı demektir?
aklıma daha mide bulandırıcı örnekler de geliyor ama blogumun seviyesini (!) düşürmemek için yazmıyorum.
karamurat'ın osmanlı'yı bizans'tan kurtarmaya and içmesi, batman’in gotham city’i kötü adamlardan temizleme inadı bunlar çok teatral ve ütopik, evet. ama biz seçerek yaptığımız işlerimizde eninde sonunda böyle bir adanmışlıkla çalışmak durumundayız. istediği kadar özel hayatımızı yok etsin, benliğimizden ödün vermemizi sağlasın, bizi insanlıktan çıkarsın, bizden götürdüğü kadarına karşılık maddi manevi getirisi olmasın başladığımız, söz verdiğimiz işi bitimekle, ve bunu hak etmese de altına imzamızı atabileceğimiz şekilde sonlandırmakla yükümlüyüz. zorundayız diye özellikle yazmadım çünkü teoride kimse bir şeyi yapmak zorunda değildir, ama etik olarak yükümlü hissetmelidir. “beğenmeyen çeker gider” bana söylendiğinde sinir katsayımı iyice yükselten bir cümledir fakat bu konuda aynı yorumu yapma ihtiyacı hissediyorum. memnun değilsek işimizden ayrılmaya, daha iyisini bulmaya en azından iş ne kadar berbat da olsa maaşı daha tatmin olanını bulmaya çalışmalıyız. torpille devlet dairesine atanmış memurlar gibi hiçbir katkı sağlamadan maaşı cebe atmak düsturumuz olmamalı. insan nefret bile etse başladığını bitirmeli, altına imza attığı şeyin kalitesini elinden geldiğince yüksek tutmaya çabalamalı. kendi etik yoksunluğundan dolayı başkalarının harap olabileceğini yok saymamalı. benden sonra tufan mentalitesi etiksizliğin temel taşlarındandır. kaçınılmalı.
eğer şu iş dünyasında ilahi adalet diye bir mefhum olsaydı, yarı yolda yorulup giden, 3.sınıf iş yapan, topu hep ama hep başkasına atan, herşeyin çözümünü bilip de kendine saklayan bölüm sonu canavarlarının bir taraflarında korkunç yaralar çıkardı herhalde.
bu uzun yazı can havliyle yazılmıştır. beraber çalıştığım herkesi hatta her birinizi iş etiğimizi korumaya davet ediyorum.
1 . Töre bilimi.
2 . Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü.
3 . Etik bilimi.
4 . sıfat Ahlaki, ahlakla ilgili.
lisede felsefe derslerinde anlatılan etik bilimi değil burda mevzu bahis; töre de değil. iş etiği benim takıldığım. iş ahlakı daha uygun bir tanım mı diye düşünüyorum ama hayır. ahlak kadar öznel değil etik, işte o yüzden tdk'nın 2. sıradaki tanımının daha geniş kapsamlısından bahsetmek istiyorum bugün. işimizde yapmamız ve yapmamamız gereken davranışlar ve "iş" kavramının adaletsizliğine rağmen, karşılaşabileceğimiz her türlü ahlaki bozulma ve insanüstü zorlayıcı koşullara rağmen "iş"i ön plana koyup, gerekirse kendi değer yargılarından feragat edip "iş"i tamamlamayı görev edinmek biraz da. kuralcılık değil.
kurallar dahilinde çalışmamak etiğe aykırılık değildir. kurallar bükülebilir, uzatılabilir, kuralları koyan insanlar asimile edilebilir ve ortak bir paydada buluşulabilir. bunlar bazı insanlar tarafından poposunun rahat etmesi için yapılabildiği gibi, bazıları tarafından da işin bitirilebilmesi için, bütün o bürokrasinin etrafından dolanmamak için, 2*2=4'tür kararını 1 ayda almamak için yapılıyor olabilir. ki tercihimdir, takdir ederim.
kuralcılık değilse, çok çalışkan olmak hiç değil iş etiği. 9 saatse mesai bunun yemek arası dışındaki her dakikasını işle ilgili kafa patlatarak geçirmek, başka türlü nefes almamak, sigaraya çıkmamak, geyik yapmamak hiç değil. hem bunları yapıp hem de (varsa) bir deadline'a gereken kalitede emek yetiştirebilmek demektir bence. "gereken kalite" burada yine önemli bir mefhum. bu kalite değerine kimin karar vereceği konusunda ise, önceden yazılmış belli kurallar yoksa "iş etiği" diye cevap veriyorum ben yine. kalitesiz bir işi deadline'a popom da yetiştirir. (afedersiniz, sinirlenmeye başladığımın resmidir) insan isterse tüm gün mesaide solitaire oynasın, sabahlara kadar çalışır bomba gibi bir sonuçla karşımıza çıkar, (akşamları faal olarak çalışmayı seviyordur, o zaman daha yaratıcıdır) bunun adı yumurta - kapı (popo) sendromu değildir.
kimi zaman benim de içine girdiğim iş yokken iş varmış gibi takılmaca döneminden bahsetmek istemiyorum bu noktada. hepimizin zaman zaman içine girdiği, ilk bir kaç günden sonra ilahi sıkıntı olarak nitelendirilebilecek korkunç bir dönemdir bu. günde 9 saat bir yerde olmanız gerektiği fakat yapacak hiçbir şey olmadığı günleri hatırlayıp halinize şükredin ve yoğun temponuzun tadını çıkarın bence, en azından dakika saymıyorsunuz.
asıl konuya dönüp kısaca sonuca yönelecek olursak; tembelliğin kitabını yazan bir insan da olsam, çalışacak bir insanın mutlaka iş etiğinden haberdar olması gerektiğine inanıyorum. önüne gelen ve farklı insanların sorumluluğunda olan konularda talep üzerine bile fikir beyan etmemek, çok basit ve doğal gözükse bile işi baltalayabilecek bir davranışsa bundan itinayla kaçınılmalıdır. eğer kendi oluşturduğun bir durum başka birinin sorumluluğuna giren konular arasında bir sonuç doğuracak ve sen bundan yararlanmak isteyecek ama uzantısı başka yerde diye bulaşmayacaksan, hani iş etiği? senin kararının müteakip sorunlarını (ya da zayıf noktalarını) başka birinin sorumluluk alanına pas edeceksen, seni de etkilemesine rağmen bunu bu diğer kişinin kendiliğinden keşfetmesini beklememeli, ince detaylarına inerek kişiye bizzat anlatmalısın. müneccim mi bu adam? hatta bence direk üzerine almalısın, ama maalesef buralarda buna sazanlık deniyor. madem başkasından bir bilgi bekliyorsun, ama senin yaptığın bir takım yaratıcı deneylerden dolayı onu veremiyor, otur baştan sen yap herşeyi.
çok fazla detay verip her şeyi afişe etmek istemediğim için sürreal geliyor olabilir bu anlattıklarım. aslında bu aynen şöyle bir şey: bahçenize diktiğiniz ağacın çitin sizin tarafınızda kalan dallarını ilaçlayıp her şeyden bihaber komşunuzun tarafında kalan dalları onun ilaçlamasını beklemek ve kendiniz ilaçlamadığınız, komşunuzdan da talep etmediğiniz için bütün ağacınızın böceklenip ölmesi gibi. ve hatta onun bahçesini de düzeltebilecekken hiç bir öneride bulunmamak gibi. böyle bir yapı çalışması olabilir mi? o kadar özen gösterilen bir yapının böyle saçma bir "ben ve sınırlarım" mantığıyla yerle bir olması kabul edilebilir mi? sorumluluk almayı kabullenmek demek kendi kurguladığın sınırlara bağlı kalıp, insiyatif almadığın için sen ve diğerlerinin çökmesine sebep olmak mı demektir?
aklıma daha mide bulandırıcı örnekler de geliyor ama blogumun seviyesini (!) düşürmemek için yazmıyorum.
karamurat'ın osmanlı'yı bizans'tan kurtarmaya and içmesi, batman’in gotham city’i kötü adamlardan temizleme inadı bunlar çok teatral ve ütopik, evet. ama biz seçerek yaptığımız işlerimizde eninde sonunda böyle bir adanmışlıkla çalışmak durumundayız. istediği kadar özel hayatımızı yok etsin, benliğimizden ödün vermemizi sağlasın, bizi insanlıktan çıkarsın, bizden götürdüğü kadarına karşılık maddi manevi getirisi olmasın başladığımız, söz verdiğimiz işi bitimekle, ve bunu hak etmese de altına imzamızı atabileceğimiz şekilde sonlandırmakla yükümlüyüz. zorundayız diye özellikle yazmadım çünkü teoride kimse bir şeyi yapmak zorunda değildir, ama etik olarak yükümlü hissetmelidir. “beğenmeyen çeker gider” bana söylendiğinde sinir katsayımı iyice yükselten bir cümledir fakat bu konuda aynı yorumu yapma ihtiyacı hissediyorum. memnun değilsek işimizden ayrılmaya, daha iyisini bulmaya en azından iş ne kadar berbat da olsa maaşı daha tatmin olanını bulmaya çalışmalıyız. torpille devlet dairesine atanmış memurlar gibi hiçbir katkı sağlamadan maaşı cebe atmak düsturumuz olmamalı. insan nefret bile etse başladığını bitirmeli, altına imza attığı şeyin kalitesini elinden geldiğince yüksek tutmaya çabalamalı. kendi etik yoksunluğundan dolayı başkalarının harap olabileceğini yok saymamalı. benden sonra tufan mentalitesi etiksizliğin temel taşlarındandır. kaçınılmalı.
eğer şu iş dünyasında ilahi adalet diye bir mefhum olsaydı, yarı yolda yorulup giden, 3.sınıf iş yapan, topu hep ama hep başkasına atan, herşeyin çözümünü bilip de kendine saklayan bölüm sonu canavarlarının bir taraflarında korkunç yaralar çıkardı herhalde.
bu uzun yazı can havliyle yazılmıştır. beraber çalıştığım herkesi hatta her birinizi iş etiğimizi korumaya davet ediyorum.
2 comments:
Uzun ama altina imza atacagim bu yazi icin tesekkurler.
Fakat bu sorgulayici bakis bir sure sonra yerini umursamazliga ya da kaniksamaya birakiyor. Boyle daha cekilir oluyor belki.
ben teşekkür ederim!
bir de, her gün aynı sıkıcı raporların verildiği rutin bir işin olması durumunda kanıksamak kabul edilebilir belki ama 4-5 ayda bir ürün ortaya çıkarmaya çalıştığın benimki gibi bir işte olmamalı.
ama yine de sinema'da 9 saat bilet kesen kadının bile işini belli bir kalitede yapması gerekir ki müşteri memnun kalsın.
Post a Comment