Monday, March 3, 2008

3 günlük haftasonu

benim haftasonum hepinizinkinden daha uzundu!


(önce nefret toplayalım) cuma günü hastayım diye işi kıraraktan kendime güzel bir tatil günü daha edinmiş oldum. bu arada gerçekten de hastaydım, hatta doktora bile gittim. ama sonrasında da fellik fellik gezdim öksüre tıksıra. zaten, yatak döşek hasta olmadıkça hiçbir güç bu güzel havalarda dışarı çıkmamı engelleyemezdi. gerçi çıkıp da ne yaptın derseniz, sırasıyla: bir 10 dk cuma pazarı, doktor+eczane ziyareti, kardeşimle uzuuuun bir hint-çayı muhabbeti, mango, sumu, trib, sumu ev ve dvd.

ben bu hafta zaten o kadar çok dvd izledim ki kendi sınırlarımı da aştım. bazıları için normal sayılabilir ama ben genelde bir haftada taş çatlasa 3 fim izlerim. bu sefer 6 oldu. rekor benim için. bunlar da sırasıyla: death at a funeral, bucket list, borat, once, juno, ve ne zamandır beklediğim my blueberry nights.

bir kere bunların içinde en sempatiği once, en mide bulandırıcısı da borattı hiç şüphesiz. hatta borattaki bir sahnede gözlerimi kapattım o kadar yani.

Death at a Funeral, sempatik ve sıkılmadan izlenebilen, eğlenceli bir filmdi. başyapıt sayılamaz belki ama keyifli bir vakit geçirmek için dvd'den izlenebilir. hikaye ingilterede geçiyor. birbirlerini çekemeyen 2 erkek kardeşin babaları ölüyor ve evlerinde bir sürü akraba ve tanıdığın davetli olduğu bir cenaze töreni düzenliyorlar. sürekli bir şekilde ortalıkta türlü nedenlerle rezalet çıkaran insanlar mevcut olduğu için cenaze töreni bir türlü istendiği gibi devam edemiyor. kah tabut devriliyor, kah birileri çıplak bir şekilde çatıya çıkıyor falan. yas tutulan bir evde olmaması gereken şeyler yani. buna bir de ortalıkta dolaşan gözü yaşlı bir cücenin şantajı da dahil olunca heyecan başlıyor. heyecan dediysem, düşük dozajlı, james bond kovalamacaları beklemeyin.

Bucket List de yine sempatik bir film. morgan freeman ve jack nicholson yine döktürüyorlar kendileri oldukları için. ama başka da bir high point yok filmde. ölmeden önce yapmak istediklerinin listesini yapan iki yaşlı adamdan daha aksiyon ya da heyecan dolu aktiviteler beklerdim ama pıs. zaten içleri ölmüş. ölümü bekleme hallerine belki az buçuk dokunaklı diyebiliriz. ama o kadar.
izlemiş olmak için izlenebilir, büyük beklentilere girmemek lazım. şöyle en çok hatırladığım aman aman bir sahne düşünmeye çalışıyorum ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. bu da size ipucu olsun.

Borat, bence öztürk serengil espri anlayışında bir film. gizlice çekildiği bazı sahneler sayesinde amerikalıların doğal hallerinde kültürel olarak çok çok farklı oldukları bir takım yabancılara nasıl davrandıklarını görüyoruz eyvallah, ama o yabancılar da gidip çıplak çıplak birbirlerinin suratlarına falan oturuyorlar.
benim zevkime göre bir film değildi netekim. izlediğim için çok da bir şey kaybetmedim tabi ki, ama yani. seveni de var. zevkler ve renkler meselesi.

Once, çok şeker bir filmdi. sumuyla izledik, ve kendisinin çabuk bayan kişiliği bazı şarkı performanslarında filmin fast forwarda kurban olmasına sebep oldu ama klip gibi sahnelerdi zaten netice itibariyle çok bir şey kaybettirmedi onları izlememek. tekrar ediyorum film çok şeker. uzun soluklu bir klip gibi aslında. şarkılar da gayet başarılı. Glen Hansard ve Marketa Irglova çok çok ciciler. şarkılar da onların eseri zaten. beste söz hep onların. zaten filmde de hep onlar söylüyorlar. adamın sesi falan çok başarılı. zaten oscarlarda da en iyi şarkı ödülünü aldılar. oscar gecesi de çok sevimliydiler.
böyle düşük bütçeli canayakın bir filmin ödül alması çok iyi olmuş kanımca. izlenmeli!

Juno, pek sıradışı bir 16'lık çıtırın filmi. asi desem, sadece asi değil, hatta belki de hiç asi değil. ama çok farklı diğer herkesten. erkek fatma tam tabiriyle. ama hamile. ve bebeği doğurmak istiyor. kendisine sonsuz destek veren modern ailesinin ve kıtıpiyoz sevgilisinin de yardımıyla bebeği doğurup "the perfect couple"a vermeye karar veriyor. gel zaman git zaman, tabi bir takım değişiklikler oluyor ama daha fazla detay vermek istemiyorum. herkes izlesin kendisi görsün. erkekler çok sevmeyebilir belki ama zevkli bir film. bir de hakkaten hikaye pek bir orjinal. oscarlık kadar mı orasını bilemem, diğer aday filmleri izlemedim. ha bir de senaristi diablo cody oscarlarda çok ciciydi. ellen page de muhteşem oynamış. filmin posterindeki çocuğu nerden hatırlıyorum ben derseniz, biz aradık bulduk, arrested development taki george michael kendisi. bir şey değil.

ve My Blueberry Nights. benim cannes film festivalinden beri merakla beklediğim ama istanbul'da vizyona girdiğinde gurbette olduğumdan dolayı izleyemediğim the film. film tam da beklediğim gibi bir film çıkmadı aslında. wong kar wai'in in the mood for love'ını 10 kere falan izlemiştim. evet çekimler falan benzer karanlıkta, görsel açıdan çok benzeşiyorlar ama my blueberry nights, in the mood for love'daki yoğun hisleri vermeyen bir film. ekrandakilerin duygu yoğunluğundan dolayı hissizleşmiş bir şekilde çıkamıyorsunuz filmden. belki de olayı budur belki benim beklentilerim çok yüksekti. olabilir. yine güzel, izlenesi bir film. norah jones bence gayet uymuş rolüne. ama köfte dudaklı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. jude law'sa closer seviyesinde bir oyunculuk sergilemiyor malesef ama zaten filmin %20sinde anca gözüküyor. natalie portman yine manyak olmuş. texas aksanı pek leziz durmuş. my blueberry nights güzel bir film ama wong kar wai'ın diğer filmleri gibi bir başucu filmi değil. nokta.
bu arada, ben yabanmersinli pastayı (bilenler için, özsütün aynası) çok severim.


the end.

No comments: